BOĞAZ’IN AFGANLILARI

0
108

“Abi, artık Afganistan ile bağımı koparmak istiyorum. Burası rahat memleket, burada rahat yaşıyoruz,” diyor  Afganistanlı Adem Muhammed Kasimi. İstanbul’daki Afganlar uzun zamandan beri dünyalarını Boğaz’ın Anadolu yakasındaki  sevimli semtlerinden Küçüksu’da kurmuşlar. Adem Muhammed Kasimi de iki ay önce Afganistan’dan kaçıp  Boğaz’ın kadim semti Küçüksu’daki Afgan dünyasına karışmış.  Bu öyle bir dünyadır ki  marketleri, kasapları, fırınları eksik değil. Hemen yanı başlarında Boğaz akar,  Göksu da akar..

İstanbul Boğazı’nın Asya yakasında bulunan sevimli semtlerinden birisidir Küçüksu.  Yeşilçam filmlerinde sıkça gördüğümüz Göksu Deresi ve Sevda Tepesi buradadır. Hemen biraz ileride Anadolu Hisarı karşılar sizi. Hemen yanı başında denize açılan ünlü Göksu deresini görürsünüz.

Size Üsküdar Küçüksu mahallesindeki Afgan dünyasından söz edeceğim.

Ara ara yağan yağmur beni ıslatıyor ama yağmurla birlikte  yayılan ıslak toprak kokusu yol boyunca bana eşlik ediyor. Küçüksu sokaklarında ilerledikçe Afganlarla karşılaşmaya başlıyorum. Afganlar uzun zamandan beri Boğaz’ın kadim  semtlerinden Küçüksu’da yaşarlar.  Orada dünyalarını kurmuşlardır; marketleri, fırınları, kebapçıları bile Afganlıdır. Sokak başlarında bulunan telefon dükkanlarından sarkan büyük Afganistan bayrakları da buradaki Afgan dünyasını ele veriyor.

Telefon dükkanlarında asılı büyük Afgan bayraklarının yanında öteki ülkelerin bayrakları da asılı. Bu dükkanları mülteciler yurt dışındaki akrabalarıyla daha ucuza görüşmek için kullanıyorlar.

Küçüksu sokaklarında yol aldıkça Afganlar daha sık karşıma çıkıyor. Ellerinde akıllı telefonlarıyla oynayan ya da sokakların başlarında ayak üstü sohbet eden Afgan erkekleri.

Kimi dükkânların vitrinleri ve evlerin pencereleri gazete kâğıtlarıyla kaplanmış. Bu evlere Afganlar sürekli giriş çıkış yapıyorlar. Sokağın başında bir lokanta, tabelası yok. Lokanta olduğunu kaldırımın kenarına konmuş büyük ocaktan ve içeriye baktığımda yemek yiyen insanlardan anlıyorum.

Küçük bir Afgan lokantası

Selam vererek yanlarına gidiyorum, onları haber yapacağımı söylediğimde sanki haftalardır beni bekliyorlar; sevindiklerini belli ederek beni dükkanlarına buyur ediyorlar.

“Selamunaleyküm”

“Aleyküselam”

Burası küçük bir esnaf lokantası. İçeride 5-6 masa. Masalardan birinin üstüne yerleştirilmiş elektrikli semaver sürekli kaynıyor. Dükkânda tüm masalar dolu, ayakta bekliyorum. Bir masada bana yer açılıyor ve oraya ilişiyorum.

Biraz sonra yanıma, ocakta etleri pişiren Adem Muhammed Kasimi geliyor. Yarım Türkçesiyle konuşmaya başlıyoruz.

“Abi, iki ay oldu Türkiye’ye geleli, 40 gündür burada çalışıyorum. Daha önce Türkiye’de her işi yaptım, ne iş verdilerse yaptım,’’ diyor.

Afganistan’da ne iş yaptığını soruyorum. Kâbil’de yine lokanta işi yapıyormuş. Evli olup olmadığını sorduğumda ise gülerek “Yok evli değilim,’’ şeklinde cevaplıyor.

“Eğer evlenmek istersen Türk kızıyla mı yoksa Afgan kızıyla mı mi evlenmek isterdin?”

“Nasip,’’ diyor gülümseyerek.

Adem Muhammed Kasimi ile sohbetimiz sürerken yeşil çayın biri geliyor biri gidiyor. Dikkatimi çeken  yeşil çayın lokantadaki Afganlar tarafından çokça tüketilmesi; müşteriler yemeklerini yedikten sonra önlerine bir yeşil çay getiriliyor. Neden yeşil çay diye soruyorum.

“Afgan sofralarının bir geleneğidir,’’ diyor Âdem Muhammed Kasimi.

Lokanta hakkında bilgi veriyor, “4 kişi çalışıyor dükkânda, bir kişi fırında Afgan ekmeği yapıyor, bir kişi hamurları yoğuruyor, bir kişi etleri hazırlıyor ben de pişiriyorum,’’ ve ekliyor Kasimi.

“Bizim patronun bir de yukarı mahallede dükkânı var, oraya da Afgan otellerinde kalanlar gidiyor.’’ Patronunun Afgan Türkmen’i olduğunu söylemeden edemiyor.

Biz  konuşmaya devam ederken lokantaya müşterilerin biri giriyor biri çıkıyor. Anlaşılan burası sıkça uğranılan bir mekân. Gelenler neredeyse birbirlerini tanıyorlar.

Müşteriler bir yandan yemeklerini yerken diğer yandan dikkatlice bizi dinliyorlar. Ben de bir yandan sohbet edip diğer yandan lokantaya gelen müşterileri tek tek süzüyorum.  Afganlı Aziz’i gözüme kestiriyorum.  Aziz, Türkiye’ye okumaya gelmiş, İstanbul Kartal’da Ziraat Mühendisliği okuduğunu söylüyor. Yemek yemeye sürekli bu lokantaya gelirmiş.

Çöp şişte köfte et, ciğer yanında Özbek pilavı

Kasimi ile lokantanın mutfağına doğru ilerliyorum.  Et ve baharat kokusu daha da yoğunlaşmaya başlıyor şimdi.

“Bu lokantada hangi yemekleri pişiriyorsunuz?”

“Kebap çeşitlerimiz var, çöp şişte köfte et, ciğer yanında Özbek pilavı,” içerden yoğun bir ekmek kokusu geliyor. Lokantanın mutfağına girdiğimde ilk dikkatimi çeken şey mutfağın ortasına bir tandırın yerleştirildiği ve bir tüpün üstünde kaynayan tencere.

23 yaşındaki Nur Muhammed karşılıyor bizi mutfakta. 10 gündür burada çalıştığını söylüyor, “İki senedir Türkiye’deyim abi,’’diyor. “Afganistan’da Şibirgan şehrinde fırınımız vardı, fırında çalışıyordum, günde 3 bin tane ekmek pişiriyorduk, askerlere ekmek gönderiyordum, Taliban sıkıştırdı benden para istedi. “Askerlere ekmek verme,” dediler.  “Hiç rahat bırakmadılar beni. Hepsi tanıyordu zaten beni, ekmek pişireceğim de kimseye vermeyeceğim, peki nasıl para kazanacağım, o yüzden kaçtım geldim Türkiye’ye. “

Nur Muhammed bir anda susuyor. Mutfağı kısa süreli derin bir sesizlik kaplıyor. Bir müşterinin siparişini vermek için hızla mutfağa giren garson derin sessizliğimizi bir anda dağıtıyor. Nur Muhammed konuşmasını sürdürüyor:

“Ben Afganistan’da kalmak isterdim, hep itiraz ettim onlara beni rahat bırakın diye ama götürüp beni bağladılar. 5 gün 10 gün bir yerlerde bağlı beklettiler, ne yapayım ben de dayanamayıp bıraktım, yani işte zulüm ediyorlardı.’’

Afganistan’daki hayatını anlatırken bir taraftan da ekmek hamurunu yoğuruyor. Yoğurduğu  hamurlara sanki bir heykeltraş titizliğiyle şekiller veriyor ve ekmeklerin üstlerine desenler çiziyor.

“Burada en çok hangi yemek tüketiliyor?’’

“En çok Afgan pilavı yeniyor burada, Özbek pilavı da deniyor.’’ Afganistan’da sevdalandığı kızı anlatıyor bu sefer, ufak bir tebessümle aynı anda hızlıca ekmeklerin hamurlarını açmaya devam ediyor.

“Sevdik Abi.  Ama uzaktayız, ne yapayım yapacak bir şey yok, anca telefonla görüşebiliyoruz, internetten görüntü açıyoruz öyle görüşüyoruz, yoksa başka nasıl görüşelim, özlüyorum ama işte.’’

“…”

“Sevdiğin kızı Türkiye’ye getirmek ister miydin?’’

‘‘Tabii ki getirmek isterdim Abi, bir de artık Afganistan ile bağımı koparmak istiyorum.’’

İçeresi sıcak. Tandırda ekmek pişiren Abdullaziz’e doğru gidiyorum. Sıcaktan dolayı terlere karışmış bir şekilde tüm gücüyle çalışıyor.

‘‘30 yaşındayım, Afganistan’da fırında çalışıyordum, evliyim.’’ Türkçesi pek az, bize Nur Muhammed yardımcı oluyor. İki yaşında bir erkek çocuğu olduğunu, hepsinin şu anda Afganistan’da yaşadığını anlatıyor. Burada kazandıkça Afganistan’daki karısına ve çocuğuna yolluyormuş parayı, bir taraftan da tandırın ateşini güçlendirmeye çalışıyor.

“Herkes buraya kazanmaya geliyor, orada iş azdır şimdi, hepsi böyle geliyorlar Ağabey, burası rahat memleket, burada rahat yaşıyoruz, orada ne olduğu artık hiç bilmiyoruz patlama mı oldu ne oldu bilinmiyor, insanlar artık orada çok yoruldular. Çalışmaktan değil, patlamalardan savaştan, orada halen savaş devam ediyor.’’

Masama dönüyorum, yeşil çayım hazır, yanıma ustaları Abdulmecit Kasimi geliyor. Bana hiç konuşma fırsatı vermeden lokantada pişirilen yemekleri teker teker saymaya başlıyor. Israrlı biçimde “Et, köfte, kuzu şiş hangisini yersiniz?’’

Bana bir şey ikram etmeden göndermeyeceklerini söylüyorlar, kurtuluş yok. Köfte ısmarlıyorum.

Abdulmecit Kasimi, 20 senedir lokantacılık yapıyor. Afganistan’da hayatını lokantalarda geçirmiş, “Bunlara bu işleri ben öğrettim,’’ diyor. Mutfaktakiler de gülümseyerek ona katılıyorlar, onaylar gibi. “En çok Özbek pilavını seviyorum, yemeklerin hepsini pişiririm. Biz Afganlar et yemeğini çok severiz. Lokantalarımıza  birçok ülkeden insan geliyor, Türkler de geliyor.”

Kasimi: “Nişanlım var onu da getireceğim’’

“Bu dükkan yeni açıldı, nişanlım var Afganistan’da onu da getireceğim, emniyete başvurdum şimdi cevap bekliyorum sonra buraya yerleşeceğim. Dayılarım 35-36 yıldır burada yaşıyorlar. Biraz onların yanında kalırım sonra para biriktirip ev alırım. Toy’u, yani düğünü Afganistan’da babamın annemin yanında yapacağım,’’ diyor.

“Nasıl bir toy yapacaksın?’’ diye soruyorum.

“Aynı sizinki gibi bizim toylar, Afgan oyunları oynanıyor, şarkılar var güzel geçiyor, yemekler pişiyor, arkadaşlarımın hepsini çağıracağım,’’ diyor.

“Türk şarkılarını çok seviyorum,’’ derken cep telefonunu çıkararak bir İbrahim Tatlıses şarkısı dinletiyor.

“Kader ayırdı bizi

Elimizden ne gelir

Sabrın sonu selamettir.

Başa gelen çekilir,

Kader ayırdı bizi

Elimizden ne gelir.’’

İstanbul’un her yerinde çok sayıda Afganın yaşadığını anlatıyor. “Buradan başka en çok Zeytinburnu’nda var. Ben çok seviyorum Türkiye’yi. Afganistan’da bir şey yok.’’

Biz konuşurken Âdem Muhammed Kasimi az önce fırından çıkmış sıcacık Afgan pidesini getiriyor, üstüne desenler işlenmiş, pide sanki bir ev süsü gibi duruyor. Daha sonra bakır tabakta art arda sıralanmış çöp şişler geliyor masamıza, sanki Küçüksu’da değil de Afganistan’da bir kebapçıda yemek yiyorum.

Dükkandaki müşterilerin bakışları arasında çatal ve bıçak arıyorum, bulamıyorum. Halbuki köfteler Afgan ekmeğinin arasına konuyor ve öyle yeniyor. Bunu bana öğrettiler. Yediğim en güzel köftelerden biriydi, acılıydı. Artık vedalaşma vakti gelmişti.  Gitmeye hazırlandığımda akşamüstü olmuştu dükkanın kalabalıklaştığını gördüm. Afganlar ekmek almaya geliyorlardı. Poşetlerin içine onlarca Afgan ekmeği atılıyordu. Abdulalaziz ve Nur Muhammed bütün güçleriyle ekmek yetiştirmeye çalışıyorlar. Nur Muhammed günde 2 bin ekmek pişiriyoruz diyor.

Lokantadan ayrılırken yediğim köftelerin hesabını ödemek istiyorum “Yapma böyle şeyler, sen Afgan kardeşlerini ziyaret ettin, ne parası ödeyeceksin, bizden ikramdır’’

Küçük Afgan lokantasından çıktıktan sonra, Afganların çokça yaşadıkları sokakta ilerliyorum ve bir Afgan marketine giriyorum.

Marketin ortaklarından Hidari, 2008’den beri bu dükkânı işlettiklerini söylüyor, önce ağabeyinin 2001’de geldiğini burada her işi yaptığını, 20 liraya 30 liraya çalışarak para biriktirerek burayı açtığını söylüyor. Market kalabalık, müşterilerden biri Afgan pilavı için kuş üzümü aradığını söylüyor. Müşteriyle tanışmak istiyorum. Kabul ediyor. Dükkânın üstündeki apartmanın ikinci katına çıkıyoruz.

Büyük bir kazanda Afgan pilavı kaynıyor

Ayakkabılarımızı çıkarıyoruz. Küçük mutfakta tüpün üstünde büyük bir kazanda Afgan pilavı kaynıyor. Yemeği Hikmet pişiriyor. Üç aydır Türkiye’deymiş. İnşaatlarda çalışıyormuş. Küçüksu’da kurulan Afgan amele pazarından söz açıyor. Sabahın ilk saatlerinde amele pazarına gittiklerini, daha sonra insanların araçlarıyla gelerek onları seçtiğini anlatıyor.

“Sizleri neye göre seçiyorlar?’’

“Bize daha önce inşaatta çalışıp çalışmadığımızı soruyorlar. Bir de bakıyorlar güçlü mü gözüküyor güçsüz mü, ona göre seçiyorlar.’’

Her zaman iş çıkmadığını, bazen akşama kadar orada beklediğini söylüyor. “İş çıkarsa gidiyoruz, çıkmazsa dönüyoruz.’’

Bu sırada pilav pişiyor, salona buyur ediliyorum. Büyükçe bir salonda Afganlar bağdaş kurup oturmuşlar. Hepsi meraklı gözlerle bana bakıyorlar. Kendimi tanıtıyorum, nereden geldiğimi ve ne yaptığımı anlatıyorum. Sonra onların yanına ben de bağdaş kurup çöküyorum.

Evde normalde sekiz kişi kaldıklarını söylüyorlar, bugün toplantılarının olduğundan dolayı misafirleri gelecekmiş. Bu nedenle bolca Afgan pilavı pişiriyorlarmış.

Muhammed Özbek başlatıyor sohbeti. “Afganistan’da Faryab’da kalıyordum. Sonra 2008 yılında İran’dan kaçak olarak geldim. Türkiye’ye gelmeden önce İran’da çalıştım. Artık çevre edindim inşaat işi oldu mu haber veriyorlar. Türkiye’de oturma izni de aldım gidip geliyorum sürekli. Hanımı çocukları da buraya getirmek istiyorum ama şartlar el vermiyor.’’

Daha sonra Sakhi Bekzade kendini tanıtıyor. “40 yaşındayım, 1999 yılında geldim, burada inşaat işleri yapıyorum, çalışıyoruz, kazanıyoruz Allaha Şükür.’’  İki oda ve mutfaktan oluşan evde, salonda 10 kişi oturuyoruz Afganlar bir taraftan göz uçlarıyla televizyona bakarken, bir ellerinde telefon eksik değil. Afganistan’da gün içinde olan bitenden haberleri var, bunu bana telefonlarında gösteriyorlar.

“Yeşil çay mı içersin yoksa siyah çay mı?’’ 

“Yeşil çay mı içersin yoksa siyah çay mı?’’

“Siyah çay,’’ diyorum. Akşamki toplantı için insanlar artık gelmeye başlıyorlar.  Afganistan’da yapılacak cami için yardım toplanacağını öğreniyorum toplantıda. Sıddık Bekzade’nin kardeşi Sher Bekzade’nin üniversite mezunu olduğunu da öğreniyorum. 21 yaşındaki Sher Bekzade Afganistan’da mühendislik fakültesini bitirip Türkiye’ye gelmiş. Taliban okuyanları sıkıştırdığı için kaçıp Türkiye’ye gelmiş. Sher Bekzade Türkçe bilmediğinden Muhammed Özbek ona tercümanlık yapıyor. Türkiye’ye geleli bir ay olduğunu, şu an inşaatlarda amelelik yaptığını söylüyor. Sher Bekzade evin en genci. Evin en yaşlısı Rauf Bekzade 49 yaşında, o da Afganistan’da mayına basması sonucu sakat kalmış. Sakat kaldıktan sonra Türkiye’ye gelmiş. Sakat olmasından dolayı bir yerde çalışamıyor.

Afganistan’nın bütün umutlarını ve heyecanlarını bırakıp İstanbul’da şirin Küçüksu mahallesinin ve ara sokaklara yerleşmişler. Sevdiklerini Afganistan’da bırakıp gelmişler, onlara bakmak için para kazanıyorlar. Yıllar önce bu topraklarda çalışıp para biriktirmiş dükkân açmış olanları da var. Kendimi birkaç saatliğine bir Afgan dünyasında bulmuştum. Boğazın Anadolu yakasında şirin Küçüksu semtinde.

Yazı ve Fotoğraf : Sinan Daşpınar (İAHA)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here