Çoşkun Aşar: “Fotoğraf insanın kendiyle olan bir öğrenme süreci”

0
123

Türkiye’de genç kuşak belgesel fotoğrafçılardan Çoşkun Aşar, “Karanlıktaki Çocuklar”, “Öteki İstanbul”, “Sulukule”, “Arda Kalan”, “Bahara Yolculuk”, “Menzilahir”, “Bu Çocuklar Bizim”, “Gerçekler Tükenmez” başlıklı önemli belgesel fotoğraf çalışmalarına imza attı.

Coşkun Aşar, fotoğrafa 1995 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi bünyesinde kurulu Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Haber Ajansı’nda (MİHA) başladı. Aşar, MİHA’da gazetecilik ve basın fotoğrafçılığı eğitimi de aldı. Üniversitede okuduğu yıllarda, sokak çocuklarını konu alan “Karanlıktaki Çocuklar” isimli çalışması ile ilk kişisel projesine başladı ve yedi yıl boyunca bu proje üzerinde çalıştı. Daha sonra World Press Photo’nun Türkiye’deki seminerlerine katılma hakkı kazandı. İsveç Enstitüsü’nün bursuyla Nordens Fotoskola’ya gitti. Leica A.G’nin, M-serisinin 50. yılı anısına dünyadan 20 fotoğrafçıyı davet ederek düzenlediği sergiye “Karanlıktaki Çocuklar” projesiyle davet edildi. Uzun süre yerli yabancı gazete, dergi ve ajanslarda serbest fotoğrafçı olarak çalıştı.

Fotoğrafı insanın kendiyle olan bir öğrenme süreci olarak nitelendiren Coşkun Aşar ile belgesel fotoğraf üzerine konuştuk.

Fotoğrafta neyi arıyorsunuz?

“Bir fotoğraf en iyi durumda güçlü duygular barındırmalıdır, bir soru içermelidir diye düşünüyorum. Bu meseleyi Josef Koudelka çok güzel ifade ediyor; ‘Fotoğraf bir parça kâğıttır. Sadece yapabileceği en iyi şey bir duygu vermektir.’ Aynı şekilde çekilmiş birkaç fotoğrafa bakarsanız sadece bir tanesi sizi etkiler. Size duygu verir. Bazen gerçekten sizi üzer, kırar, nefret ettirir, midenizi bulandırır. Burada duygunun yoğunluğu önemlidir.”

Sokak fotoğrafçılığı hakkında ne düşünüyorsunuz?

“Fotoğrafın bu biçimde kategorilere ayrılmasını saçma buluyorum. Hali hazırda fotoğraf araç olarak farklı alanlarda farklı işlevlerle kullanılıyor ve buna göre kategoriler var.”

Bir fotoğrafı çekmeye nasıl karar veriyorsunuz?

“Aslında fotoğraf çekmek senin hayata bakışın, yaklaşımın ve neye ilgi gösterdiğinle alakalı. Ben fotoğrafın teknik kısmını pek ön planda tutmam. Çok sert bir teknik anlayışım yoktur. Benim işim hayattan hikâyeler yakalamaktır. Hayatın içine girmek ve deklanşöre basmak.”

Romanlarda sizi çeken şey neydi?

“Merak ettiğim bir yaşam ve yakından görmek istedim. Romanların hayatı beni çok çekiyordu, orada kendimle ilgili bir şeyler olduğunu hissediyordum. Bir de fotoğraf çekerken eğlenmek de önemli. Romanlarla çalıştığımda bunu anladım.”

Romanlarla yaptığınız çalışma fotoğraf anlayışınıza denk düşüyor muydu?

“Ben fotoğraf anlayışıma denk düştüğü için değil, bir konuya ilgi duyduğum için başlarım. Birçok kişinin bitirdiği yerde benim işim başlar. Ben sadece yüzeyden bir şeyler çekip oradan çıkmam, derinlere inmem gerek.”

Teknik olarak hangi makine ile çalıştınız?

“Büyük makineler çekicidirler, insanların ilgisini çeker. Oysa kaybolmak için daha az ilgi çekici, küçük fotoğraf makineleri hayatınızı kolaylaştırır. Mesela benim çalıştığım makine Leica M6. küçük, basit ve kullanışlı bir makine.”

Çalıştığınız sürede nasıl duygular yaşadınız?

“Benim çalıştığım yerde hayat bir yandan güzeldi ama diğer yandan da gerçekten sert yaşanıyordu. Benim korktuğum şey şu olmuştu: sizi seviyorlar, sizi sevdiği için başka birinin size olan davranışından dolayı orada kavga çıkabilir. O tip yerlere girdiğinde duygusal dengeyi, arkadaşlık dengesini iyi kurmalısın.”

Fotoğraf makinesini nasıl kullandınız bu zorluklar içinde?

“Ben ilk önce oradaki hayatın içine girmeye çalışırım. Oranın makineyle birlikte bir parçası oldum. Benim çalıştığım yerlerde fotoğraf çekmek ve yaşamak arasında ince çizgi var. Ben o ince çizgide yaşamaya ve fotoğraf çekmeye çalışıyorum.”

Söyleşi: Burçin Yağız (İAHA)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here