ÖĞRENCİLERE ADANMIŞ BİR HAYAT…

0
480

Büyücek salonun içindeki bir kolonun dört yüzünü baştan başa kaplayacak şekilde yapıştırılmış 15×10 cm boyutundaki siyah beyaz portrelerde objektif, 20’li yaşlardaki gençlerin umut dolu ışıl ışıl bakışlarına kenetlenmiş. Kimini tanıyorum; üst sıralarda Aslı Onat, sağ yanında, Eren Aytuğ, Coşkun Aşar bir iki sıra altta Serkan Kırlı, Serdar Erbaş, Emre Ermin. Şöyle bir göz gezdirdiğimde daha pek çok tanıdık yüz; İlhami Yıldırım, Selçuk Sakatoğlu, Murat Şengül, Burcu Göknar, Hatice Yaşar, İnci Döndaş, Volkan Doğar, Bingöl Elmas, Yasemin Bay, Sercan Tezcanoğlu, Gökşin Varan, Ahmet Ali Sayar, Kadir Ecevit Özoğlu, Bülent İpek, Kader Tuğla, Pervin Aremek, Tülin Serdar, Hanife Baş…

Yıllar sonra Marmara Üniversitesi İletişim Haber Ajansı MİHA’nın kapısından içeriye adımımı attığımda beni ilk çarpan şeydi bu siyah beyaz portreler. Ne çok genç insanın gazetecilik mesleğine yolu buradan geçmişti. Oysa ki 1994’te, arada gelip gidenleri saymazsak, MİHA’nın temellerini atan benim de içinde bulunduğum çekirdek kadroda on kişi ya var ya yoktu; Hatice Yaşar, Meltem Günay, Selçuk Sakatoğlu, Aslı Ulusoy, Fadile Paksoy, Sevgi Kaya, Yasemin Kibaroğlu, Deren Baylav, Kezban…

90’ların başında birkaç katlı eski bir binayı evirip çevirip fakülte yapmışlar, kapısına da Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi tabelası asmışlardı. Diş Hekimliği Fakültesi’nin bahçesinde, lüks semt Nişantaşı’nın görkemli hastanesi Amerikan’ın arkasında sönük, çirkin bir öğretim kurumuydu o zamanlar. Üniversite sınavlarının sıkıntısını aşmış, İletişim Fakültesi’ni kazanmış o yılın ve belki de bir sonraki birkaç yılın öğrencileri için tam bir hayal kırıklığıydı. Ortaöğrenimi andıran üniversiteyle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir öğrenim söz konusuydu. Öğretim görevlilerinin dersleri notlarından okuyarak öğrencilere yazdırdığı, öğrencilerin kırtasiyeciden satın aldığı on-on beş belki de daha az sayfalık notlarla sınavlara hazırlanıp geçtiği tuhaf bir kurumdu. (Prof. Ünsal Oskay gibi bir iki hocamızı bu genellemenin dışında tutuyorum!) Bu durum sonraki yıllarda da pek değişmemişti aslında: yaklaşık 16 yıl sonra bir garip öğretim görevlisi olarak kısa bir dönem geldiğim fakülte, gözlemlediğim ve öğrencilerimin anlattığı kadarıyla hala aynıydı. Binanın boyası badanası tazelenmiş, koridorlara konulan saksıdaki bitkilerle, çiçeklerle yeşillenmiş, bahçesi elden geçirilmiş ama özünde pek değişmemişti.

Yok muydu hiç iyi bir yanı? Tabii ki vardı. Gazetecilik mesleğine kazandırdığı genç soluklar, aldığı ödüller, elde ettiği başarılarla fakülteye saygı değer bir kimlik edindiren, öğrencileri bir bakıma fakülteyle barıştırmış Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Habar Ajansı (MİHA) ve Kayıhan Güven hoca.

ÖFKEYLE FAKÜLTEDEN ÇEKİP GİTTİK

Haber ajansının kurulacağını 1993 kışında, bir sabah kim bilir hangi dersten çıkmış merdivenleri inerken, duvar panosunda okumuştuk, ben ve Tülin Serdar. Panoya asılı kalabalığın içinde yitmiş minik bir duyuruydu. İlk toplantının fakültenin en büyük dersliği 401’de olacağı duyuruluyordu. Bir heyecan iki genç iletişimci söylenen gün ve saatte dersliğin kapısının önündeydik. Atilla Girgin, Kayıhan Güven, dönemin dekanı Ateş Vuran o gün ne konuştular, ne anlattılar, ne vaadettiler hiç bilemedim. Koca derslik hınca hınç doluydu, öğrenciler kapıdan taşıyordu. İçeriye girmek ne mümkün! Öfkeyle fakülteden çekip gittik. O gün ajans defterini kapatmıştım ben, Tülin ise ısrarla ilk dersine gitmemiz gerektiğini söylüyordu. Kıramadım, 401’e yine gittik. Derslik doluydu ama bu kez bir yerlere ilişip ilk dersi dinleyebildik. Kayıhan Güven ve Atilla Girgin konuştular. Pür dikkat kesildik. Haber ajansı işi ciddi görünüyordu; başlayış o boşlayıp oldu, bir daha hiçbir dersini, çalışmasını, toplantısını es geçmedim; hafta içi, haftasonu, yaz, kış…

Rüya gibiydi MİHA çalışmaları. Sektörden pek çok gazeteci, fotoğrafçı ve yazarı yakından tanıma, dinleme ve işlerini görme olanağı bulduk. Karşımızda dev yazarımız Yaşar Kemal vardı, röportajı anlatıyor, Sait Faik’ten konuşuyor. Bir başka gün konuğumuz fotoğrafın duayeni Ara Güler ya da Coşkun Aral; karartılmış derslikte beyaz perdeye fotoğraflarını yansıtıp, anlatıyorlar karelerin öyküsünü. Ve daha pek çokları. Fikret Otyam, yakın zamanda kaybettiğimiz hocamız Mehmet Sucu, Semih Poroy, Kamil Masaracı, Kerem Çalışkan, Necati Güngör, Mete Akyol, İpek Çalışlar, O. Cem Çetin, Ali Öz, Yücel Tunca, Mummer Yanmaz… Yazı ve fotoğraf bombardımanı altında usta kalemlerin de deklanşörlerin de deneyimlerini dinliyorduk. Onları ziyaret de ediyorduk. Başımızda hocamız Kayıhan Güven Cumhuriyet’in Cağaloğlu’ndaki tarihi binasına gidiyor, Bab-ı Ali’nin altını üstüne getiriyorduk; ilk filmlerimizi yıkattığımız Türkiye gazetesi, Sabah gibi ulusal gazetelerin büroları, yayınevleri, fotoğraf makinesi tamirci ve satıcıları, daktilocular… Bizim için hala çok önemliydi Bab-ı Ali, ancak son günlerini sürüyordu. İkitelli’ye taşınma ise yeni yeni başlamıştı. Üşenmeyip oralara kadar yolumuzu düşürüp plazaların içine hapsolmuş Hürriyet’i, Milliyet’i müzeymişcesine bir ofisinden öbürüne geziyor, haber toplantılarına katılıyorduk.

Düşünüyorum da mesleğe ilişkin ne çok şey öğrenmişim MİHA’da. Pek çok meslektaşın yazılı ve görsel basında saçını ağartarak öğrendiklerini ben 20’li yılların başlarında öğrenmiştim. Bir Ara Güler, Yaşar Kemal değildim ama yılların deneyimli gazetecisiyim diyen pek çok ismin daha o yıllarda önünde yer alabiliyordum. Eli yüzü düzgün basın fotoğrafı çekmesini, haber yazmasını, daha da önemlisi, hatta en önemlisi “bakıp görmeyi”, düşünmeyi, sorgulamayı, doğru sorular sorup gerçeklerin peşinde koşmasını öğrenmiş, çabuk tüketimi daha bir tetiklemiş günümüz internet çağında, yazması ve okuması emek isteyen bu unutulmaya yüz röportaj türünü yazma yetisi kazanmış belki de birkaç kişiden biri olmuştum. Sadece ben değil, yolu MİHA’dan geçmiş arkadaşlarımın çoğu bu altını çizdiğim özelliklerin tümüne ya da birkaçına sahip olarak mesleğe atılmıştı.

HER ŞEYİ TEK BİR ADAM YAPIYORDU

Ajans çalışmalarını bir ekip götürüyor değildi: her şeyi tek bir adam yapıyordu, Kayıhan Güven! Biz MİHA’lıların üzerinde emeği çoktur, yadsınamaz! Kendisini öğrencilerine adamış bir akademisyen, misyonerdir o!… Hiç unutmuyorum, Şehir Hatları vapuru Eminönü’nden kalkmış Boğaz Turu’nu yapıyordu. On – on beş kişi vardık. Sıcak bir yaz günüydü; aylardan haziran ya da temmuz, bilemiyorum çıkmış aklımdan. Boğaziçi’nin güzelliklerini bir kez daha hayranlıkla izledikten sonra yolculuğumuzun gidişte son durağı Anadolukavağı’nda mola vermiştik. Tepedeki Ceneviz kalesi kalıntılarına kadar çıktıktan sonra dönüşte bir balık restoranında soluklanmıştık. Mütevazı öğrenci bütçemizin izin verdiği ölçüde deniz ürünlerinin tadını çıkarıyorduk. Neşeliydik; gülüyor, ondan bundan konuşuyor, ajansın ilk muhabirleri birbirimizle kaynaşıyorduk.

“Niye?… Niye?… Niye?…”

Kafamın içinde dönüp duruyordu bu soru. Kayıhan Hoca, masada karşıma düşmüştü. Dayanamadım.

“Niye?… Niye yapıyorsunuz bunu?”

“Neyi?” diye sordu hoca şaşkın.

“Niye geceniz, gündüzünüz, tatilleriniz öğrencilerle?”

“Ben işimi yapıyorum. İşim bu benim, öğretmenlik!” diye karşılık verdi gülümseyerek.

Cevap yeterliydi, inanmıştım…

Kısa siyah saçları, yanakları dışarıda bırakarak çenede toplaşan sakal kesimiyle dikkat çeken, zeki, dinamik genç bir akademisyendi. “Gariban” görünümlü fotoğraf makinesini – ki biz cahil muhabirler yukarıda hocayla bir anımı anlattığım aynı gezinin aynı ziyafet masasında bunun efsanevi Leica olduğunu öğrenecektik- yanından ayırmayıp hep boynunda taşıyan, her zaman dikkatli, özenli, saygılı, küçüğünden büyüğüne herkesle “sizli bizli konuşan”, çalışkan, örnek alınacak bir genç adamdı: hala da öyle! Dertlerinizi, sevinçlerinizi paylaşır, yeri geldiğinde desteğini esirgemizdi. Hissettirmeden genç muhabirlere “sofra adabını”, “yemek kültürünü” de aşılamaya çalışan… İlk yılların köfte, sonraki yılların ise mantı partileri genç muhabirlerin damaklarında unutulmazlık kazanmıştır.

Şöyle bir geriye dönüp eskileri hafızamda tazelediğimde, bu Boğaz gezisinin MİHA tarihinde bir başka öneminin daha olduğunu fark ediyorum. Ajans kurulalı henüz birkaç ay olmuş. Çalışmalar ağırlıklı olarak kuru haber yazma ve basın fotoğrafı üzerine yoğunlaşıyor. Kayıhan Hoca arada farklı bir yazı türünün varlığından, güzelliğinden bahsediyor ama asla derinlemesine konuya girmiyor. İstanbul Üniversitesi Haber Ajansı’nı yürütürken bu türde yazılar yazılmış ama nedense bizimle aynı deneyimi yaşamak istemiyor.

“BİZ İŞİMİZE BAKALIM”

Boğaz vapuru, gezimizin son durağı Beşiktaş İskelesi’ne yanaşmak üzere, az sonra evlere dağılacağız. Vapurda ikinci kata çıkan ana merdivenlerin başında toplaşmışız, iskelenin verilmesini bekliyoruz. Kayıhan Hoca kaçamak bir iki cümleyle röportajın bu geziyi anlatmak için en iyi yazı türü olduğunu anlatmaya çalışıyor. Ben fırsatı kaçırmayıp atılıyorum hemen:

“Biz de öğrenelim röportajı hocam!”

“Yok, yok!… Biz işimize bakalım, haber yazalım!” diyor hoca. Ama konu burada kapanmıyor. Diğer muhabirler de ısrar etmeye başlıyor.

İskele verilmiş vapuru terk ediyoruz. Hoca sesleniyor arkamızdan:

“Herkes pazartesiye bu geziyi uzun uzadıya edebiyattan da yararlanarak röportaj türünde yazsın!”

Oldu mu şimdi? Hoca kararını değiştirmişti, röportaj türünde az önce sonlandırdığımız geziyi yazacaktık, ama röportaj nedir bilmiyorduk ki! O Pazar odamda tüm gün dönüp durdum: nasıl yazacaktım, ne yazacaktım, nasıl giriş yapacaktım, nasıl giriş yapacaktım? Kaç kere yazdım, kaç kere sildim anımsamıyorum, sonunda ortaya bir şeyler çıktı ama sonuçtan hiç memnun değildim. Pazartesi diğerleri gibi ben de yazımı istemeye istemeye hocaya teslim ettim. Ertesi günkü toplantıyı ise korkuyla karışık bir heyecanla bekleyip durdum.

“Yazılar çok kötü!” diye kestirip attı hoca, MİHA dersliğine girer girmez. Sonra da tanıklığa dayalı röportajın ne olduğunu anlatmaya koyuldu.

Bilmem bizim o “çok kötü” ilk röportaj denemelerimizi ibret-i alem için bir yerlerde saklamış mıdır?

Sadece yazı yazmayı, fotoğraf çekmeyi değil, hayatı, yaşadığımız kenti de MİHA’dan hocadan öğreniyorduk. Koca İstanbul’un hiç bilmediğimiz, duymadığımız mahallelerine gidiyor, “Şıngır Mıngır Boğaziçi”nin tarihi zengin semtlerini ziyaret ediyor, Tuncel Kurtiz gibi “uç” adamlar, sanatçılarla konuşuyor, yazılar yazıyor, fotoğraflar çekiyor Cumhuriyet, Sabah, Hürriyet gibi ulusal gazetelerde yayımlıyorduk. Başarı, bir bakıma ajansta uyguladığımız İstanbul Erkek Lisesi kökenli hocanın “Alman” disiplininin sonucuydu. MİHA’da profesyonel bir örgütlenmeye gitmiştik: kültür-sanat, ekonomi, sağlık, eğitim, çevre gibi çeşitli alanların şefleri, redaktörler ve koordinatörlerimiz vardı. Haftalık haber toplantıları yapılır, haber önerileri tartışılır, muhabirlere konuları dağıtılırdı. Gün içinde teslim edilen haberleri önce şefleri, sonrasında iki redaktör en son da hoca okur, özenle seçilen görselleriyle birlikte, ki biz o zaman dia kullanıyorduk, gazetelere servis edilirdi. Haklı olarak Türkçemizin düzgünlüğüyle gurur duyuyorduk. Teslim ettiğimiz haberler virgülüne, noktasına dokunulmadan olduğu gibi yayımlanıyordu. Haberler söylenen günde teslim edilir, toplantılar belirlenen saatlerde, ne beş dakika öncesinde ne de beş dakika sonrasında yapılırdı. Mazeretler ise neredeyse “asla” kabul görmezdi.

“Ama hocam otobüsü kaçırdım!”

“Ama şefim saat çalmadı, uyanamadım!”

“Ama sevgilimle kavgalıydık, havamda değildim!”

“Ama yok!… Ama yok!…” derdi Kayıhan Hoca. “Ama”larla başlayan cümleler yasak edilmişti ajansta. Muhabirler bilirlerdi ki, mazeret üretmek bir kurtuluş değildi, yapabilen üstlenmeliydi işleri, üstlenen de yapmalıydı zamanında. Hocanın da altını hep çizdiği gibi “sonuç” önemliydi. Trafik varsa eğer, mahabir yarım saat erken evden çıkmasını akıl etmeliydi. Hiç profesyonel gazeteci “eee efendim trafik çok yoğundu, Başbakan’ın basın açıklamasını izleyemedim, o yüzden de haberi yapamadım” diyebilir miydi Yazı İşleri Müdürü’ne ha da haber şefine? Biz MİHA muhabirleri de şeflerimize böyle şeyler diyemezdik.

MİHA’da “gazetecilik oynamıyorduk ki”, haber peşinde koşan gerçek gazetecilerdik. Ajans odası günde ortalama 12 saat açık olurdu. Nöbetçi muhabir sistemini uyguluyorduk. Her gün bir muhabir sabah erkenden ajansı açar, fotoğraf makinesi, kayıt cihazıyla hazır olurdu. Olur ya aniden önemli bir konuğun fakülteye yolunun düşeceği tutardı, nöbetçi muhabir haberini yapmalıydı mutlaka. Ya da dekan telefon edip bir istekte bulunabilirdi… Bu noktada Cumhuriyet’ten, haftasonu eki Cumhuriyet Dergi ve Yayın Yönetmeni İpek Çalışlar’ın bize açtığı yoldan bahsetmemek olmaz.

Hafızam beni yanıltmıyorsa eğer 1996 yaz başı olmalı. Fakültenin bahçesindeki barakadan bozma ajans odamızdayız. Sabahın erken saatleri, masaya oturmuş günlük gazeteleri okuyorum, bir yandan da arşiv için kupürleri kesiyorum. Büyük ihtimalle o günün nöbetçi muhabiriyim. Hocayla gündemden konuşuyoruz. Nasıl olduysa konu birden Cumhuriyet’in haberlerinde yoğunlaştı ve hoca dönüp bana “Senin Cumhuriyet’e gitme zamanın geldi” dedi. Donmuştum… Cumhuriyet benim için erişilmezdi, bir gazetecinin mesleğinde erişebileceği en üst noktaydı. Bir elimde makas diğerinde gazete sayfası “giderim” dediğimi hayal meyal hatırlıyorum. Aslında bir zamanlar İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne, seksen yıl da Cumhuriyet’e evsahipliği yapmış Pembe Köşk’ün de içinde bulunduğu Türkocağı Caddesi, 39-41 numaradaki gazete binasına haftada bir iki kez yazdığımız röportajları teslim etmek için hocayla birlikte gidiyordum. Kalabalıkça bir kedi ailesinin mesken tuttuğu bahçeden içeri her girişimde aynı heyecanı yaşadığımı anımsıyorum. Bahçeyi geçer, binadan içeri girer, sola dönüp koridoru adımlayıp dosdoğru bir açık ofis olan Cumhuriyet Dergi’nin önünde dururduk. Hoca önce İpek Çalışlar, Berat Günçıkan ve Aynur Çolak’ı selamlar, sonra da az ötedeki karikatürcülerin ofisine yönelip Semih Poroy ve Kamil Masaracı’yla bir iki atışırdı! Koridordaki kahkahalar dindikten sonra ise, Cumhuriyet Dergi’de soluklanır, röportajları teslim eder, çaylar eşliğinde ele alınacak yeni konulardan konuşurduk. Her seferinde gazeteye iki gidip iki dönerdik, o yaz başı bir kalmış bir gitmişti! İlk gün çok heyecanlı olduğumu hatırlıyorum, arka masadaki bilgisayarın arkasına sinmiş mümkün olduğunca meraklı gözlerden uzak yazı okumaya çalışıyordum. İpek Çalışlar’ın güleryüzü, Aynur’un esprileri ilk günün zorluğunu atlatmama yardımcı olmuştu. Üniversite iki öğrencisiydim ve Cumhuriyet Dergi’de redaktör olarak başlamıştım. Müthişti, bundan ötesi olamazdı!… Haftanın bir günü oradaydım, diğer günler ise MİHA’da ya da kendi röportajlarımın peşinde koşturuyordum.

ÇOK ÇALIŞMALIYDIK

Biz MİHA muhabirleri uzun yıllar Cumhuriyet Dergi’ye pek çok konuda röportajlar yazdık, yazılarımız kapak oldu: Sait Faik’in Burgazadası’ndaki Rumlar, Beyoğlu Balıkpazarı, Eminönü Çiçek Pazarı, Eyüp oyuncakları, Adana’nın Çukurovası, Kadıköy sahaflar, bir zamanların Tatavlası Kurtuluş, Kumkapı Balık Pazarı… Biz ilk kuşağın yazı alanı genelde İstanbul’ken, sonraki kuşaklar Anadolu’nun altını üstüne getirip, sınırların ötesine çeşitli ülkelere gidip röportajlar yazdılar.

Daha sonra bu ilk yazılar muhabirimiz Sevgi Kaya’nın Aydın Doğan Yarışması’ndan ödüllü Darüşşafaka’da iki özürlü sakinin aşkını ele alan röportajının başlığı “Sevgimiz Özgürlüğümüzdür” ile İnkılap Kitapevi’nin katkısıyla 1998’de kitaplaştırıldı. Kolay yazmıyorduk bu yazıları, uzunca bir süre hazırlanıyorduk; okuyorduk, araştırıyorduk, uzun uzadıya tartışıyorduk kendi aramızda. Edmondo De Amicis, Evliya Çelebi, Sait Faik, Yaşar Kemal, İstanbul Ansiklopedisi başucu kitaplarımızdandı, Beyazıt ve Taksim kütüphaneleri ise neredeyse ikinci evimiz. Yazılarımızı bir kitapla taçlandırmıştık, fotoğraflarımızı ise çeşitli sergilerde paylaşıyorduk. Bizim dönemin en önemli fotoğraf sergisi, Kadıköy Moda’da bulunan dekanımız Ateş Vuran’ın da mezun olduğu Saint Joseph Fransız Lisesi’nde düzenlenmişti. Ne büyük bir heyecan ve emekle hazırlamıştık o siyah beyaz İstanbul fotoğraflarından oluşan sergimizi. Gece gündüz, hafta sonu çalışıp sergiyi yetiştirmeye çalışıyorduk. Sergiye ayrılan salonun duvarları çivi tutmaz… çekicin darbeleri altında kırılan çiviler, moraran parmaklar… Camları kestir, dolmuşla Moda’ya taşı, paspartuları kes, klipsle tuttur, misinayla sarkıt… Maceralı bir sergi olmuş, görkemli açılışıyla bir o kadar da bizi mutlu kılmıştı. Ne unutulmaz günlerdi!

Çok öğrenmeli, çok gezmeli, çok eğlenmeli ve de çok çalışmalıydık! Ajansın her dönem çekirdek kadrosu yaz kış haftsonu demeden çalışır, sıcağın en yoğun olduğu aylarda deniz kum hayalleri kurmazdı. Yeri geldiğinde fakültenin bahçesinde bir baraka ya da bodrum katında küflü bir oda, deprem zamanı ağaçların gölgesinde bir çadır ya da Beyoğlu’nun izbe sokaklarının birinde salaş bir binada döküntü bir oda ajans merkezi olabiliyordu. “MİHA tarihi bir taşınmalar öyküsüdür” der hoca, doğrudur oradan oraya savrulmuştur ajans ve muhabirleri. Her işi de kendileri, kendimiz yapmışızdır. Gün olur muhabirler fotoğraf makinelerini, bilgisayarlarını bir yana bırakır gündelikçi kadınlar gibi yerleri sabunlar, camları siler, boya badana yapar, yüksünmez tuvaletleri yıkar, bir hamal gibi sırtlarında eşya taşırlar. İmkanların sınırlı olduğu, daha doğrusu MİHA’ya sıra geldiğinde idarecilerin özellikle imkansızlaştırdığı bu yıllarda meslek ve öğrenme aşkı için gereklidir bunlar. Ajansa yapılan maddi harcamaların ceplerden karşılandığı gibi. Pek çok ödülün alınıp fakültenin onurlandırıldığı Aydın Doğan Yarışması’na gönderilen derginin bile tasarım, baskı gibi tüm masraflarının imece usulü öğrenci harçlıklarından çıkarılıyor olması gibi.

Yıllara, yoksunluklara direndi de, dar görüşlü, ufuksuz fakülte yöneticilerine direnemedi MİHA! Oysa ki biraz daha direnebilse yirminci yılını devirecekti. Dile kolay bir ömür! Ama olmadı, “kısmet değilmiş”. Türk halkını “ileri demokrasi getirdik” masallarıyla uyutmaya çalışan, bunda da büyük başarı kazanan iktidarın fakültedeki temsilcisi yeni dekan tarafından 2012 baharında kapatıldığına şahit olduk. MİHA cennete çevirdiği bodrum katındaki merkezinden ayrılıp kendisine kucak açan Beyoğlu’ndaki İLAD merkezine taşınmak zorunda bırakıldı; orada mücadelesine devam ediyor. Çalışmalarıyla takdiri hak etmiş eski, yeni tüm öğrenci muhabirlerin, ajansa yıllarını vermiş Kayıhan Güven hocanın emeğinin karşılığı bu şekilde ödenmemeliydi. Ajans kurumlaştırılıp Marmara İletişim’in gelecekteki öğrencilerine kapılarını açıyor olmalıydı. Olmadı!

MİHA basın tarihine geçmiş, önemli bir kurumdur. Üzerine yazılacak ve söylenecek çok şey var. Batı’da olsa üzerine kitaplar yazılır, konferanslar düzenlenir, analiz edilir. Bizde ise hemen her şeyde olduğu gibi üstü kapatılıp unutturulmaya çalışılıyor. Oysa ki ben gerçeklerin açıkça dile getirilmesinden yanayım… Affına sığınıyor, iznini almadan hocamızın kendi kaleminden bir e-mektupla bana aktardıklarından birkaç paragrafı bu yazının parçası yapıyorum. Hocanın ajansı kurarken verdiği mücadeleyi kendi kaleminden özetlemesini dinleyelim:

“Bilirsin MİHA hep kendi yağında kavruldu. Hatırlarsın mutlaka, ders notlarını satarak bir şeyler yapmıştık; uzun yıllar olmuş, ilk sergiler için Tahtakale’den çuval bezleri satın almış ve eski panolara çakmıştık. Hiç unutmadığım bir görüntü, bir yerlerden çıkarılan panoların üstündeki kapkara küflerdi. Dışarıda panoyu temizlerken küflerin nasıl uçuştuğunu dün gibi hatırlıyorum. Sonrasında Dekan Ateş Vuran giderken, ‘Kayhan, sizden çok nemalandım!’ demişti bana gözyaşlarıyla sarılarak.

“Beyoğlu günlerimiz vardır. Okul çadırlara taşındığında, İLAD bize Nurçay’ın  (Prof. DR. Nurçay Türkoğlu) yardımlarıyla odasını açtı. O dönemde Emrah Dalkaya ile internet kafelerde haber yazdığımızı hatırlıyorum; bir tarafta Afrikalılar aileleriyle haberleşiyorlar, öte yandan biz haber yazıyoruz, kaçak çaylarımızı içerek. O dönemde ‘Kes Korkak Alıştırma Elini’ kitabımız yayımlandı.

“Fakültede çadırlı dönem bittikten sonra, bize okulun en alt katında bir oda verildi. Nem çok fazlaydı, küf kokuyordu oda. Zaman zaman büyücek büyücek yer altı böcekleri çıkıyordu. Altı ay geçmişti, bir gün Diş Hekimliği Fakültesi’nden bir profesör geldi, bana bir şey danışacak. ‘Size bir şey söyleyeceğim, burada biz zamanında deney sıçanlarını bir hafta yaşatamazdık, burada romatizma olursunuz,’ dedi. Siz lütfen bir mektup yazın, durumu anlatın dedim. Hoca, Dekan Alaeddin Asna’ya lisanı münasiple güzel bir mektup yazdı ve durumu anlattı. Mektup etkisini gönderdi, üst katta bir yere taşındık. Dekan Ahmet Orkan geldikten sonra, bize küçücük bir oda gösterdi. Zar zor, asistanı Yrd. Doc. Necmi Dilmen’in katkılarıyla son çalıştığımız odaya geçtik. Nihayetinde bir akşam biz olmadığımız bir anda MİHA Odası’nın kilidi değiştirildi filan. Hikaye uzundur…”

Evet, hikaye uzundur… Gönlüm daha da uzun ve ömürlü olmasından yana! MİHA’nın yeni kuşak genç muhabirlerine mücadeleye devam etmeleri çağrısında bulunuyorum. Ustamız Sait Faik’in dediği gibi “Büyük hülyalar kuralım”. Hülyaların peşinde yel değirmenlerine karşı savaşalım!…

Birgül Göker Perdisa-MİHA, 1. Kuşak İdari Koordinatörü

Odatv.com

Alıntı: https://odatv4.com/ogrencilere-adanmis-bir-hayat-05012102.html

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here