YENİ HAYAT

0
370

Fatih semti, adını 21 yaşındayken İstanbul’u  Bizanslılardan alan II. Mehmet’ten alır. Günümüzde muhafazakar bir semt olarak bilinir. Son zamanlarda ise İstanbul’un öteki semtleri gibi Fatih de hızla kabuk değiştirir. Fatih’in ara sokakları sanki Fatih değildir artık. Fatih biraz Şam, biraz Halep, biraz Tartus’tur.

Fatih’in sokaklarında yürürken sanki bir Arap ülkesinin sokaklarında yürüyormuş gibi hissettim kendimi. Sesler, kokular, yüzler farklıydı artık bana. Nedeni, Suriye’deki savaştan kaçan Suriyeliler’in en çok tercih ettiği semtlerden birinin de burası olması. Vatan Caddesi’nden Yusufpaşa’ya doğru ağır ağır ilerliyorum. Buraya ne olmuş böyle? Emlakçılar, bakkallar, kuaförler, kasaplar, kuyumcular hemen hemen bütün esnaf Suriyeli. Uzun zamandır buralara gelmiyorum tabii, şaşkınlığımın bir sebebi de bu. İçimi bir tedirginlik de  kaplamıyor değil hani, kendimi yabancı bir ülkedeymiş gibi hissediyorum bir an. Adımlarım hızlanıyor, adımlarımla birlikte düşüncelerim.

Ne kadar cömertsin İstanbul

Bir insan selidir üzerime üzerime yürüyor. Ben de hızlı hızlı ilerliyorum. Bir an “Ne kadar büyük, ne kadar cömertsin İstanbul,” diyorum. Sanki İstanbul bana cevap vermişçesine  devam ediyorum, “Baksana hepimizi sarıp sarmalıyorsun.”

Yusufpaşa Tramvay Durağı ile Haseki  arasında bir Türk’e rastlamak tabir yerindeyse samanlıkta iğne aramak gibi bir şey. Abartmıyorum insan kendini burada küçük bir Suriye’de hissediyor.  Karşılaştığım hemen herkes Suriyeli, bu da bendeki birçok önyargıyı kırdı. Beklediğimin dışında şeylerle karşılaştım Fatih’te. Buradaki insanlar samimi, doğal, cömert ve ilgiye açtılar… Tek dertleri koca İstanbul’un onlara sunduğu “Yeni Hayat”a bir an önce uyum sağlamak.

Yusufpaşa Durağı’nın bulunduğu caddeye çıkınca sol tarafta bulunan Tarbuş tabelası hemen gözüme ilişiyor. Tabelanın hemen yanında Şam’ın Osmanlı Mutfağı yazıyor. Merak edilmez mi hiç? Hemen içeriye giriyorum. Ülkesinde yaşanan iç savaştan kaçarak Türkiye’ye gelen Suriyeli mülteci Muhammed Nizar Bitar, İstanbul’da bir lokanta zinciri kurmuş. İşletmenin büyüklüğü dikkatimi çekiyor. Çalışanlarla konuşmak istiyorum ama anlaşamıyoruz. Çalışanların hemen hemen hiçbiri Türkçe bilmiyor, ürkek ama bir o kadar da samimi bakışlarla beni anlamaya çalışıyorlar. İçeride inanılmaz bir gürültü var. Bunun sebebi müşterilerin yoğunluğu. Burası fazla tercih edilen bir yer bu sebeple de çalışanların biri bir tarafa diğeri öbür tarafa koşturuyor. Ben ise aralarında şaşkınlıkla etrafa bakınırken yanıma işletmenin Genel İletişim Müdürü geliyor. Büyük bir nezaketle beni buyur ediyor, çaylarımızı söylüyor, konuşmaya başlıyoruz.

“İsmim Muhammed Basil Sukkar, 45 yaşındayım. Suriyeliyim fakat yarı Türk vatandaşıyım. Babam Suriyeli, annem Türk. Annem Antalya’ da yaşıyor. Babam kimya mühendisi, annem hukuk mezunu. Ben Tarbuş’un Genel İletişim Müdürü’

yüm. Tabii Suriye’de iş adamıydım. 15 yıl deri ticaretiyle uğraştım. Türk İş Adamları Derneği başkanıydım. Türklerle bağlantım sağlamdı. Suriye’deki elçilikte siyasi ve ticari tercümanlık yaptım. Beni bu sebeple Şam’da üç defa öldürmeye kalkıştılar. Bu nedenle eşimi ve çocuklarımı alıp 2011 yılında Türkiye’ye geldim. Üç çocuğum var. Biri Suriye’de kalmak istedi. Ben, eşim ve diğer iki çocuğumla Türkiye’ye geldim. Büyük kızımla ise iletişim hâlindeyiz.”

“Suriye’de nerede yaşıyordunuz?” diye soruyorum.

“Şam’da yaşıyordum. Şam’da dört tane dairem, bir tane villam var. En ufak daireyi savaştan önce satsaydım Boğaz’da daire alırdım. Şu anda bir şey satamazsın. Çok zor durumlara düştüm. Benim 20 yıllık dostum olan Suriyeli bir iş adamı geldi, bana, ‘Ben sana yardım ederim,’ dedi. Elimden tuttu, onun yanında çalışıyorum işte. Bu dükkânların müdürü oldum.”

“Kaç tane şubeniz, kaç çalışanınız var, çalışanlarınızın hepsi Suriyeli mi?”

10 tane şubemiz 300 tane çalışanımız var. Hepsi Suriyeli, 300 kişi buradan helaliyle para kazanıyor, yoksa kötü yola düşerler. Nizar Bey, bazılarına işi öğretti, onları şef yaptı.”

“İstanbul’da hangi semtte oturuyorsunuz?”

“İstanbul’da Güngören’de oturuyoruz. Fakat oradan memnun değiliz. Ben Türkiye’ye ilk geldiğimde yıl 2011’di. Afyon’ a yerleşmiştim. Sonra döndüm Suriye’ ye. Yine geri geldim Afyon’ a, orada bir ağabeyimiz var. Sağ olsun elimden tuttu. Bir buçuk sene bana baktı. Kendisi Türkiye’nin en büyük mermercisi. Fakat ben Afyon’da yapamadım. Orası küçük bir yer. Aldım başımı buraya geldim.”

Çocuklarınız okula gidiyor mu?

“Çocuklarım sabah Türk okuluna, öğleden sonra Suriye okuluna gidiyor. Kızım şu anda 4.sınıfta. Benim hanım da Suriye okullarında öğretmenlik yapıyor. Kendisi Arap Edebiyatı mezunu 15 senelik öğretmen. Burada diploma denkliği olmadığından Türk okullarında çalışamıyor. Benden dolayı Türk vatandaşlığı aldı ama çok şükür.”

Peki çocuklarınızı neden hem Türk hem Suriye okuluna gönderiyorsunuz?

“Çocukları, Arapçayı unutmasınlar  ve İngilizcelerini geliştirsinler diye Suriye okullarına gönderiyoruz. Bunun sebebi Türk okullarında İngilizce eğitiminin çok zayıf olması. Bizde bir lise öğrencisinin İngilizce konuşamaması mümkün değil. Benim kızım kreşte İngilizce, Fransızca, Arapça konuşuyordu. Çocuklara küçükken dil öğretmek gerekir. Çocuğun beyni kuru bir sünger gibidir, her şeyi emer. Bu sebeple de hem Türk hem Suriye okuluna gönderiyoruz.”

Her yerde olduğu gibi burada da sokakta sürekli dilenciler dolaşıyor. Tabii çok daha fazlalar. Muhammed Bey durumdan dertli olacak ki hemen bir parantez açıyor bize, “Dilencilerin hepsini Suriyeli zannediyorlar. Bu yüzden üzülüyorum, hepsi Suriyeli değil. Hatay’dan, sınırdan geliyorlar, Suriyeli olarak dileniyorlar. Affedersin ama beş parmağın beşi de aynı değil.”

“İşte Tarbuş’un sahibi Muhammed Nizar Bitar da geldi,” diyor. Çaylarımızı yudumlarken bir yandan da bana Suriye yemekleri ikram ediyor.  Suriye’nin en meşhur yemeklerinin Felafet    ( Nohut ezmesi kızartması) yanında tahinli yoğurt  ile ikram ediliyor, Humus (Nohut ezmesi), içli köfte, kaymaklı baklava ve Suriye ekmeği olduğunu anlatıyor.

Tarbus’un sahibi Nizar Bey, 27 sene boyunca Türkiye’ye gelip gitmiş. 2012’den beri de yerleşmiş. Rejim idamını  istiyor. O da İstanbul’a yerleşip yeni hayatına başlamış ve Tarbuş’u açmış. Tabii ki İstanbul’a geliş hikâyesini merak ediyorum, “Biz Türkiye’den çok memnunuz,” diyor.

“Ben İstanbul’a ilk geldiğimde Taksim’de bir depoda Humus yaparak bu işe başladım. Yapıyorduk, lokantalara kiloyla satıyorduk o zamanlar. 6 yıl önce burayı açtık. Ben İstanbul’a ilk geldiğimde cebimde bin dolar para vardı. Başka da bir şey yoktu. Sıfırdan başladık. Suriye’de taş mozaik fabrikalarım vardı. Bütün makinelerim Türkiye’den geliyordu. Ben Türklerle çalıştığım için ceza yazdılar. Bana vatan haini dediler. Hakkımda üç idam cezası vardı. Bu sebeplerden İstanbul’a gelmek durumunda kaldım. Tekrar gitme imkânım olsa giderim, herkes gider, kimse kalmaz.”

Tarbuş’un logosundan da söz ediyor.

“Bakın logomuza kırmızı beyaz. Bu renkleri biz neden seçtik? Çünkü Türk bayrağı kırmızı beyaz, logomuz fes şeklinde. Peki Tarbuş ne demek biliyor musunuz?  Osmanlıca’da ‘Fes’ demek. Bu sebeple de lokantalarımın ismini Tarbuş koydum.” Biz Muhammed Basil Sukkar ile sohbetimize devam ettik. Yemeklerin lezzetinden söz ediyoruz, Muhammed Basil Sukkar ise şöyle  açıklıyor.

“Dünyada en zengin mutfak Halep mutfağıdır.  Antep mutfağı Halep mutfağından bir bölümdür sadece. Bir keresinde Antepli bir şef, ‘Keşke yemek yapmayı Halep mutfağında öğrenseydim,’  demişti. Eğer savaş olmasaydı bunu çok istediğini söylemişti. Halep yemekleri acayiptir. Ekmeğimiz kilo yapmaz, hamur hamur değildir. En meşhur yemeklerimizden bazıları şu anda size ikram ettiklerimiz. Felafet, humus, içli köfte, kaymaklı baklava.”

Malzemelerin nereden geldiğini merak ediyorum. “Mesela zeytinyağı, biz çok fazla zeytinyağı tüketiriz. Geçen bir Türk komşumla konuşuyoruz, Bana aşağı yukarı senede 10 lt zeytinyağı tükettiğini söyledi. Ben kendi evimde senede 80 lt zeytinyağı tüketirim. Bizim en çok tükettiğimiz şeylerden biridir, sofralarımızın vazgeçilmezidir.” Konuşmamız bu şekilde devam ederken konu Türk kızlarına geliyor. Muhammed Basil Sukkar’ın bazı gözlemleri olmuş kendini tutamayıp bizlere bahsediyor. “Sizin Türk kızları evlenmeden önce çok güzel incecik ama ne zaman evleniyorlar o zaman kendilerini salıyorlar. Bizim hanımlar öyle değil. Akşam ben gelmeden önce eşim çok güzel giyinir, hazırlanır ben eve giderim çocuklarımla vakit geçiririm, eşimle vakit geçiririm. Bizim hanımlar böyledir ama erkeğin gözü dışarı çıkarsa da onun gözünü oyarlar yani.”

Tarbuş’un hemen yanında Suriyeliler’in işlettiği Mahrusi’de dikkatimden kaçacak bir yer değildi. 5-6 adım atınca hemen oradayız zaten.  Tarbuş’tan çıkınca hemen sol tarafta kalan şık bir mekan… İçeri girdiğimizde bizi mekan sahibinin yeğeni Muhammed karşılıyor. Etrafa baktığınızda tüm çalışanlar Suriyeli, yüksek sesle Arapça müzikler çalıyor. Loş ve samimi bir ortamı var. Tam karşımızda bir vitrin, tatlılar tepeleme dizilmiş.  Hemen yan tarafta ayrı bir bölme, çok şık  iki Arap genç kız oturmuş sohbet ediyor, diğer tarafta aileler… Müziğin ve insanların sesleri birbirine karışıyor, bereketimizle gelmişiz sanki, bir anda mekan doluyor sanki, muhteşem bir uğultu etrafı kaplıyor. Muhammed ile Türkçe anlaşmak hiç zor olmuyor ama onu konuşmaya ikna etmek epeyce vaktimi alıyor.  Güzel bir masaya geçiyoruz  sonunda  Muhammed’i konuşturmayı başarıyorum.

Halep’ten gelmiş. 23 yaşında olduğunu ve 5 yıldır Türkiye’de yaşadığını anlatıyor. “İlk geldiğimde zorluklar yaşadım tabii, kolay olmadı bizim için çok zor bir dönemdi. Mısır’a falan gitmeyi düşünmedik hiç, Türkiye’nin şartları daha iyi. Eskiden turist olarak gelirdik, oradan da biliyorum. Her şeyimizi orada bıraktık burada sıfırdan başladık. Tek geldim, ailem daha sonra geldi.”

Alışıp alışmadığını soruyoruz, “Alıştım ama ilk 1-2 yıl çok zor oldu. Türk arkadaşlarım var onların sayesinde Türkçe konuşmayı öğrendim, ben dil öğrenmek için kurslara gitmeye karşıyım bu yüzden Türkçeyi konuşarak öğrendim,”  diyor.

Türk müşterilerinin olup olmadığını merak ediyorum. “Arap müşterilerimiz çoğunlukta ama Türk müşterilerimiz de var tabii. Türkler yemeklerimizi çok beğeniyor mesela, Halep kebabı, kepsi; kepsi nedir biliyor musunuz? Sarı pilavdır, baharatlarla yapılır. Suriye ekmeği var mesela artık burada da bakkallarda fırınlarda da satılıyor, kilo yapmaz, kolay bayatlamaz”

Peki yemeklerinizde ve tatlılarınızda kullandığınız malzemeler Suriye’den mi geliyor? “Oradan getirtmek zor,” Muhammed’i biraz daha sıkıştırıyoruz: Muhammed bir Türk kızıyla evlenmek ister miydin?

“Şu anda evlenmeyi düşünmüyorum ama düşünmezdim herhâlde,”

Peki Suriye’ye günün birinde geri dönme fikrine nasıl bakıyorsun?

“Dönmek istemem,” diyor. Muhammed buraları hem çok sevmiş hem de alışmış görünüyor. Yeni hayatının hikayesi bu şekilde başlıyor işte.

Yusufpaşa’da ana caddenin yanından dar bir sokağa giriyoruz. Birinden çıkıp diğerine sonra diğerine. Karşımıza çıkan Arapça tabelalar artık bize yabancı gelmiyor.

Yokuşları bir inip bir çıkarken sağ tarafımızda samimi, sıcacık bir kebapçı, içeri girmek istiyoruz. Buranın farklı bir havası var. Uzaktan bakınca kasap zannedebilirsiniz, fakat içeri girdiğinizde bildiğiniz kebapçı. Biz içeri girince bütün çalışanlar dikkat kesiliyor. Hepsi o kadar masum, o kadar sade ve çekingenler ki. Neden orada olduğumu anlamaya çalışan bakışlarla  beni tepeden tırnağa süzüyorlar. Bir yandan beni izliyorlar bir yandan da Adana kebapları şişlere geçiriyorlar. Her yer duman olmuş sanki, içerisi oldukça sıcak çalışanlardan biri ocakbaşında diğeri de kıymaları çekiyor. İşleri hiç de kolay görünmüyor. Bir başkası müşterilerle ilgileniyor. Vitrinde sıra sıra dizilmiş kebaplar, her şey birbirini o kadar güzel tamamlıyor ki. Burada çalışanların da tamamı Suriyeli. Kendileriyle söyleşi yapmak istiyoruz fakat sadece Arapça konuşabildikleri için biraz zorlanıyoruz. Aslında anlatmak istedikleri çok şey varmış ama söyleyemiyorlarmış gibi  tuhaf  bir bakış var gözlerinde.  Neden bilmiyorum ama buradaki insanlarda bunu çok fazla gördüm. Hepsiyle tek tek konuşup dertlerini, umutlarını, yeni hayatlarının hikayesini dinlemek çok isterdik fakat o an için bu mümkün olmadı. Kimisi garip bir baba, kimisi babası şehit olmuş kardeşlerine bakmak zorunda olan bir ağabey ama hepsi de hayata sımsıkı tutunan mücadeleci insanlar.

Biz Türkçe konuşmayı az da olsa bilen birini ararken içlerinden en genç olanı,  Abdulhamit çıkıyor. “Abla ben Türkçe biraz biliyorum,” diyor. Gözlerinin içi gülen, saf, tertemiz, omzuna acıyı, kırgınlığı, hasreti yüklenip gelmiş, hayat mücadelesine burada devam eden bir çocuk bu. Bize kendinden bahsetmeye büyük bir heyecanla başlıyor Abdulhamit, “Bir buçuk sene önce Halep’ten geldim abla. 17 yaşındayım. Ailem orada kaldı, sadece kardeşim ve ben geldim. Fatih’te bir ev tuttuk. Kardeşime ben bakıyorum.”

Halep’te yaşarken bu mesleği yapıp yapmadığını soruyoruz. “Abla ben oradayken de kasaptım. Bu zaten benim mesleğim, buraya geldiğimde ilk önce bakkalda da çalıştım. 7 aydır da burada çalışıyorum.”diyor ve devam ediyor “ Arap müşterilerimiz çok, Türkler nadir geliyor,” Ailesinden bahsediyor bize, “Ailemi çok özlüyorum abla, onlarla görüşemiyorum. Ama 3-4 ay sonra ailem de gelecek. O zaman daha iyi olacak.” Kendisine Türklerle kaynaşıp kaynaşamadığını sorduğumuzda ise  “Türkleri seviyorum, burayı da seviyorum” diyor.

Abdulhamit dünya iyisi bir çocuk. Bakışları ele veriyor içinin güzelliğini. Kendisiyle zor da olsa anlaştık. Sonra o, işine döndü biz de sokakta yavaş yavaş yürümeye devam ettik. O da ne! Daha sokak bitmeden hemen kebapçının çaprazından bir Suriye kahvecisi. Kahveci dediğime bakmayın içeride hem çuval çuval taze kahve çekirdekleri hem de minik minik çikolatalar, ballar, kuruyemişler, çeşitli kahveler, bakır kahve fincanları. Bakır cezveler ve daha neler neler var. Nasıl da davetkâr ve şirin bir yer. Alaaddin beni kapıda karşılıyor. Onunla konuşmaya çalıştığımı anlayınca Türkçeyi iyi bilmediğini söylüyor.

“Patron yok,” diyor. Bense kendisine patronuyla bir işim olmadığını onunla konuşmak  istediğimi söylüyorum. Hemen birer bardak kahve ikram ediyor. Lezzeti, kokusu, aroması gerçekten harika, bütün yorgunluğumu alıyor tabii. Bir yandan o çok lezzetli kahveyi yudumluyor, bir yandan da sohbet ediyoruz. Alaaddin 28 yaşında buraya gelmeden önce Şam da yaşıyormuş, ailesi ise henüz gelememiş. Şam’da yaşarken bir dönem geleneksel tatlıcıda çalışmış daha sonra da   kahvecide; bu işe yabancı değil yani. Biz konuşurken arada müşteriler geliyor. Makinesiyle mis gibi kokan kahve çekirdeklerini çekip müşterilerine kahvelerini veriyor, sonra tekrar bize dönüyor.İstanbul’a Ali Şükrü diye bir arkadaşıyla gelmiş. Ali Şükrü de bu sırada sohbetimize dahil oluyor. Kahvecinin hemen yanında bir Suriye ajansı var orada grafiker olarak çalışıyormuş. Arada arkadaşının dükkanına gelip kahve içiyor biraz da sohbet ediyorlarmış. O da Alaaddin gibi Şam’dan gelmiş. Yaşları, hayatları, her şeyleri o kadar birbirine benziyor ki. Türkçe çok zor konuşabiliyorlar, bu sebeple İngilizce konuşarak anlaşmaya çalışıyoruz. Bize çalışma saatlerinin yoğun olduğundan Türkçeyi iyi öğrenemediklerini söylediler.Yeni hayatlarına gelince, yeni hayat onlar içinde diğerlerinden çok farklı değil yavaş yavaş alışmaya çalıştıklarını anlatıyorlar.  Şunu da ekliyorlar tabii “Savaş bittiğinde ülkemize dönmek istiyoruz,”.

Artık günün sonuna geliyorum. Tanıklık ettiğim yeni hayatların etkisinden kurtulabilmiş değilim henüz.  Tramvaya doğru ilerlerken zeytinyağı, kekik karışımı bir koku, o kadar keskin ki kaynağını merak edip keskin kokunun peşine takılıyorum. Kaldırımın hemen yanında yeşil bir tabela üstünde Arapça bir şeyler yazıyor. Tabelanın yanına gidince kaldırımdan aşağı doğru neredeyse yerin altında denebilecek aktar gibi bir yer.  Ben burayı aktar zannettim fakat dükkan sahibi bana “Burası süpermarket” diyor. Şaşkınım tabii, küçücük bir yer içinde normal bakkal ürünleri dışında neler yok ki zeytinyağlı sabunlar, keseler, vazelin, çeşitli ballar, bitki çayları, baharatlar, kremler, farklı farklı yağlar, daha neler neler. “Buraya  nasıl bir isim verilmeli?” diye düşünmeden edemiyorum. Bu kadar şeyin bu küçücük dükkana  nasıl sığdığı insanı şaşkına çeviriyor. Dükkan sahibiyle konuşmaya başlıyorum. Kendinden emin bir adam. Biz de bir laf vardır ya, “Bir şey olduğu besbelli”.  Hızlıca konuşuyoruz. Kendisi Şam’dan gelmiş ve orada bir üniversitede çalışıyormuş. Yeni hayatına çocukları ve eşi olmadan başlamış, Türkiye’ye 1 yıl önce gelmiş. “İstanbul iyi,” diyor Tevfik el-Katip. “Fakat savaş bittiğinde ilk yapacağım şey kendi topraklarıma dönmek,” olduğunu da ekliyor.

İkindi, akşama dönüyordu, sokaktaki insanlar artık daha telaşlı. Herkes bir yerlere yetişme telaşında. Arabalar daha hızlı, hava biraz daha soğuk… Ben de sokağın telaşına bırakıyorum kendimi. Koca günü kafamın bir yerine hapsedip kendimi ilk gelen tramvaya atıyorum.  Tabii tramvaya attığım ilk adımla birlikte bütün bir günün özeti kafamda dönüp duruyor…

Yazı – Fotoğraf : Ayşe Sema Sayar (İAHA)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here